Yeni Yıl Tebriği

31 Ara 2008 Kategori: Hayata Dair

İngilizce kursuna giderken koyu Fenerbahçe taraftarı olan, sevimli, güler yüzlü, neşeli, hayat dolu bir kız arkadaşımız vardı sınıfta. Sınıfın en renkli simaları arasındaydı. Hele biri Fenerbahçe hakkında en ufak bir şey söylemeyiversin, hemen ağzını açar gözünü yumar, demediğini bırakmazdı.

İngilizce hocamızı da çok severdik. Onun adına bir Yahoo! Grup kurduk. Kurs sürecince grup bayağı aktifti. Daha sonraları aktifliğini yitirdi ve mail kutularımızda sadece onun için oluşturduğumuz klasörler kaldı. Arkadaşlarla da irtibatımızı kopardık maalesef.

Aradan üç yıl kadar geçti ben kursu bitireli. İngilizce hocamız bu haftanın başında e-posta göndermiş gruba. Türkiye'ye tekrar geldiğinden bahsetmiş. (Gittiğinden zaten haberim yoktu.) Grup böylelikle az da olsa hareketlendi.

Daha sonra, ilk başta bahsettiğim kız arkadaşımız da gruba - arka tarafı sarı, yazı rengi lacivert - bir e-posta gönderdi. E-postasında 2007 Nisan'ında, Fenerbahçe maçına gitmek üzereyken çok şiddetli bir baş ağrısı yüzünden bayıldığını.  Bayılma sebebinin çok ciddi bir beyin kanaması olduğunu. Uyandığında ise aradan 17 gün geçtiğini ve iki ciddi beyin ameliyatı geçirdiğini yazmış. Eve geldiğin de ise konuşamıyor, yazamıyor, okuyamıyor ve sağ tarafını da göremiyormuş.

O günden bu güne tedavi görüyormuş. Biraz da olsa konuşmasında, yazmasında, okumasında ve görmesinde gelişmeler kaydetmiş. Sağlığına kavuşması için ne kadar süre gerektiğini o da bilmiyor. Doktorları da bilmiyormuş. Kendi tabiriyle "yaşayıp göreceğim" diyor.

Her şeye gülen gözlerle bakan, neşeli ve hayat dolu birinin durup dururken bu kadar rahatsızlanmasını aklım almıyor. Arkadaşımın e-postasını ilk okuduğumda şok olmuştum aradan üç gün geçti hala aynı durumdayım. O kötü his hala duruyor.

E-postanın sonu şu şekilde bitirilmişti:
Ancak tamamen iyileşmem için daha zaman var. Ama ne kadar bilmiyorum. Doktorlar da bilmiyor. Yaşayıp göreceğim. Ama sonunda mutlaka sağlığıma kavuşacağım. Şimdiye kadar size bu yüzden yazamadım. Bu yazıyı da annemin söylemiyle yazıyorum. Siz nasılsınız? Yeni yılınız kutlu olsun.

İğne ve İplikle Şemsiye Tamiri

19 Kas 2008 Kategori: Hayata Dair

Kış iyice kendini göstermeye başladı.  Kış günlerinin yegane dostları şüphesiz montlar, bereler ve şemsiyeler. Mont ve bereleri epeydir kullanıyoruz ama şemsiyelere yeni yeni iş düşmeye başladı. Şemsiyeler kışın kullandığımız eşyalarımızdan en çok yıprananı ve belki de en çabuk eskiyeni.  Şemsiyeler çabuk bozulduğu için iyi bir şemsiye almak istemeyiz çoğu zaman. Paraya kıyıp iyi bir şemsiye aldığımız da ise sert bir rüzgarın azizliğine uğrayıp bizi yağmurdan koruyan bez kısmı ile iskelet kısmının kopmasına üzülürüz.

Ben eşyalarımı kullanabildiğim kadar uzun süre kullanmayı destur edindiğim için bu gibi durumlarda şemsiyeyi iğne ve iplikle tamir etmeyi tercih ediyorum. Geçen sene şemsiyemin hemen hemen her bağlantı yerini sağlamlaştırmışımdır. Bu seferde gene böyle bir çalışma içine girdim. Fakat her tarafı sağlamlaştırmayıp kopan yerler üzerine yoğunlaştım. Yaptıklarımı hem fotoğrafladım hem yapacağım işimi yaptım. Böylelikle bir taşta iki kuş vurup, bloga da malzeme çıkarmış oldum. 

Bir şemsiyenin nasıl tamir edileceğini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Zaten şemsiyeyi açıp altından yukarı doğru bakan her insan evladı, bu işlemin ne kadar basit olduğunu anlar. Genelde şemsiyeyi açıp altına girdiğimiz için "şunun altında ne varmış" deyip alttan yukarı doğru bakmak aklımıza gelmez.

Malum kriz dönemindeyiz. Böyle ufak tefek tamirat ve bakım işlerini kendimiz halledip cep bütçesine katkıda bulunmak gerekir.   Bu da benim home-made "krizde evde çalışma yöntemim" olsun mu? Olsun.

İleride bu iş modelini geliştirip, tamire ihtiyacı olan şemsiyelerinizi gönderin tamir edip şemsiyenin iki misli para alayım diyeceğim. Ama bu işi sadece kışın yapabilirim yaz için ise başka bir şey bulmalıyım. Belki o zaman belli mi olur don - çorap tamirine başlarım. :)

Sonunda tasarımı adam ettik

9 Kas 2008 Kategori: Hayata Dair

Bu yazıyı rssten okumuyorsanız ve ilk defa bu siteye girmiyorsanız tasarımdaki değişikliği farketmiş olamamanız imkansız. Eğer böyle bir imkansızlık içerisindeyseniz bu imkansızlığınızı fırsata çevirip krizden büyüyerek çıkabilirsiniz. Büyüme işlemide siz yirmi yaşınızın altındaysanız gerçekleşir. O halde şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor, eğer yirmi yaşınızın üstündeyseniz ve imkansızlıklar içerisindeyseniz blogları takip ederek bu sitenin tasarımının değiştiğini farketmiş olabilirsiniz de olmayabilirsiniz de. Tüm bunların toplamı da bana şunu gösteriyorki çok güzel saçmalayabiliyorum. Saçmalamayı sevdiğimi de yeri gelmişken belirtmek istiyorum.

Konumuza dönecek olursak, tasarım değişti. Design Disease'in Dilectio tasarımını kullanmaya başladım. BlogEngine.NET için Onesoft adapte etmiş. Design Disease'in web sitesinden bu tasarımı beğenmiş ve üzülerek BlogEngine.NET için bir versiyonlarının olmadığını görmüştüm. Kendi kendime "iş başa düştü" diyerek mesaj kısmından CSS ve HTML'leri isteyecektim ki Google'da arama yapmak aklıma geldi. Onesoft bu işi çok önceden yapmıştı zaten. Google'da indexlemişti. (vay be teknolojiye bak!)

Şimdi geldik teşekkür kısmına. Öncelikle güzel bir tasarım yapıp benim kalbimi kazanan Design Disease'e ardından BlogEngine.NET için uyarlayan Onesoft'a, pazar sabahının yedi buçuğundan beri tasarımı kendine göre ayarlamaya çalışan kendime ve son olarak yayında ve yapımda emeği geçen tüm arkadaşlara çok teşekkür ediyorum.

 

Yeni Blog Haberi

1 Kas 2008 Kategori: Hayata Dair

Bu blog basit mevzuları kapsıyor fakat bazen araya sıkışmış değerli ve önemli mevzuları da konu yaptığı oluyor. Bu gibi konular ne konunun basitliğini nede bu blogun önemli olduğunu gösteriyor. Aynen şimdi olduğu gibi.

Karanlığın Ötesinde ve Lost:Nasıl? kitaplarının yazarı endüstri mühendisi, eğitimci sevgili arkadaşım Bahadır İçel blog tutmaya başladı.  Kendisi zaten yazdığı ufak tefek deneme türünden yazılarını paylaşacak mecra arıyormuş. Benim kendisine blog tutumanın kendisine sağlayacağı fırsatlar ve paylaşım ortamını anlatmamın (verdiğim gaz diyelim kısaca) da etkisiyle blog açmış. Bugün de kendisine şunu şöyle yap, bunu böyle yap, yazıların şöyle olsun gibi sanki kendim çok iyi biliyormuşum gibi akıl verdim (kelin ilacı olsa başına sürer dimi?).

Bahadır okuyan, seyreden, gezen, araştıran bir insan. Blogunda da bu yansımaları şimdiden görüyoruz zaten. İnternet alemine Bahadır gibi bir arkadaşı kazandıra biliyor olmak ve onun bu yolculuğunda bazı konularda danışılıyor olmak gerçekten gurur verici birşey.

Bahadır'ın blogu daha yeni olmasına karşın şimdiden Facebook'ta fan grubu kuruldu bile. Siz hala bu yazıyı okuyadurun. :)

Hayat Bir Okul

27 Kas 2007 Kategori: Hayata Dair

Zaman o kadar hızlı akıp gidiyor ki insan ancak eski dostlarıyla yıllar sonra tekrar görüştüğünde anlayabiliyor. Hep yaşı bizden büyük insanlar yok şu kadar yıl önce şu şu oldu gibisinden anlatırlardı. Kendi kendime bu kadar yılı nasıl akıllarında tutabiliyorlar nasıl neyin ne zaman olduğunu unutmuyorlar diye hep düşünürdüm.

Geçen pazar günü üç yıl önce beraber çalıştığımız bir arkadaş evlendi, tabi onun düğününde o zamanlar beraber çalıştığım hala da görüştüğüm arkadaşlar da vardı. Ardından yüksek okulda okurken beraber aynı sofrada yemek yediğimiz ve nerdeyse sekiz yıldır görmediğim arkadaşlarımla buluştum. Anladım ki zaman hızla akıp gidiyor ve "yaşı bizden büyük insanlar" diye bahsettiğim insanlardan olmaya başlamışım. Ne kadar yıl önce ne yapıldığının unutulmadığını böylelikle öğrenmiş oldum.

Bir şey daha öğrendim, yıllar geçse bile bırakın konuşma şeklini, insanların çay tutma şekli dahi değişmiyor(muş). Hayat bir okul ve biz de öğrenmeye devam ediyoruz.

Günlük

20 Eyl 2007 Kategori: Hayata Dair

Biraz önce kitaplıkta şirkette kullanmak üzere defterimsi bir ajanda ararken eskiden tuttuğum günlüğümü buldum. Her başladığım işi tam yapamamamdan sebep olsa gerek günlük tutma işini de bir müddet yapmış sonrasında bırakmıştım. Gülüğün ilk yazısı 28.11.2001 tarihli. Günlüğü biraz okudum da o zamanki ben çok farklıymışım. Okuldan yeni mezun olmuş ilk iş tecrübelerini yaşayan hayatta kendine iyi kötü bir yol çizmeye çalışan. Her akşam İngilizce çalışacağım diye kendi kendine söz verip çalışamayan ben. Keşke beni o zamanki benden şimdiki bene getiren süreçler de bu günlüğün içinde olsaydı. Geriye dönüp baktığımda kendi kendimi daha iyi anlayabilirdim.

Üstteki paragrafı okuyup ta tamamen 180 derece değiştiğimi sanmayın. Sadece hayata bakış açım, düşüncelerim değişmiş. Ben o zamanki benin komik olduğunu düşünüyorum. Herhalde o zamanki ben de benim komik olduğumu düşünürdü. Günlüğe o kadar tatlı şeyler yazmışım ki tadından yenmiyor. O zamanki benle karşılaşmak çok hoş oldu doğrusu.

Bu kadar günlükten bahsedip bir iki örnek vermesek ayıp olacak dimi? Günlüklerin altında şimdiki ben'in yorumlarını da bulabilirsiniz.

02.01.2002
Bugün öyle önemli bir şey olmadı. Zaten önemli bir şey olsaydı mutlaka günlük tutmayı unuturdum.

Günlük tutmayı devamlı unutuyormuşum, ya da yattıktan sonra aklıma geliyormuş. Herhalde bu yazıyı yazarken de isyanlardaymışım :)

09.01.2002
Html'de bayağı ilerledim, sonlarına geldim. Tahmin ettiğimden daha kolaymış.

Şimdi buna ne demeli. Html'in sonlarına gelmek. Bir teknolojinin nasıl sonlarına gelinir. Her halde öğrenmek için bir kitaptan ya da bir kaynaktan takip ediyormuşum ki sonlarına gelmişim. Html öğrenmeye çalışıyormuşum. Vay be. Çok gülümsetti bu yazı beni :)

01.06.2002
Açıköğretim sınavına girdim. Attım salladım bakalım nasıl not gelecek. Yarın gene bir sınava daha gireceğim. Yarınki sınavın bugünkü gibi kolay olacağını hiç zannetmiyorum.

Zaten atıp sallıyormuşsun eyyy o zamanki ben. Nasıl olurda bir sonraki sınavın kolay olmayacağını düşünürsün. Zaten gene sallamayacak mısın. Bir de hem sallayıp hem nasıl not gelecek diye merak ediyormuşum ki bu da ayrı bir cümbüş. Ufak bir not; o sene Açıköğretimi normal olarak geçtim yani tüm derslerimi vererek. İlk yıl heyecanı olsa gerek. :)

Tüm bunların sonucunda şunu söylemeliyim ki her halde ben gene günlük tutmaya çalışacağım. (amma garip cümle oldu.)

Hareket Halindeki Otobüse Binmek

15 Ağu 2007 Kategori: Hayata Dair

Not: Bu yazıda geçen otobüs kelimesinden toplu taşıma araçları anlaşılmalıdır. (notlar hep altta olacak diye bir kural yok, olsa da ben bilmiyorum. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. Kimse de gelip öğretmediğine göre yapacak bir şey yok. Öğreten oldu da ben mi öğrenmedim.)

Yaklaşık bir buçuk yıl önce, kaçan otobüse nasıl yetişilir diye bir yazı yazmıştım. Yazıyı yazarken çok güzel olduğuna inanıyor ve çok beğenileceğini ümit ediyorum. Bu yüzden de çok heyecanlıydım. Yazıyı yazdım bitirdim, kaydet düğmesine bastım ne göreyim, sistemdeki oturumum zaman aşımına uğramış. Blogger’ın azizliğine uğrayıp yaklaşık bir saat uğraştığım yazıyı kaybetmiştim. Yeniden yazmanın imkânı yoktu, bende her Türk gencinin yapacağı gibi Blogger'a sağlam bir küfür ettim. Kalaylamadık bir tarafını bırakmadım.

Bu yazıyı yazıp yayınlayamama meselesi o kadar içimde kaldı ki ne zaman bir İETT otobüsüne binsem (ki her gün 4 defa oluyor) bu olay aklıma gelir ve iç çekerim.

Tüm bunları anlatmamın sebebi ise şimdi gene otobüsle ilgili bir yazı yazıyor olamam.

Not: Bu da yazının sonundaki not. Bulunduğu yerden mutlaka anlıyorsunuzdur da ben gene de hatırlatayım dedim. Ayrıca notların mutlaka belli bir fikri sunmak / beyan etmek için olmasına gerek yok. Gördüğünüz gibi gayet saçma da olabiliyorlar.

Başka Not: Emin olun bu notun bir amacı var. Amacı ise notlar arasındaki yazıyı ciddi ciddi yazıyor olduğumu açıklamak. Yazının konusu hareket halindeki otobüse binme tekniklerinden bahsetmekti. Ne zaman ki "otobüs" kelimesinin toplu taşıma aracı olarak algılanması gerektiğini, okuyanın yanlış anlayabileceğini düşündüm o zaman bir not ekleyeyim dedim. Notu sona eklesem yazı okunduktan sonra pek bir işe yaramayacaktı bende başa ekleyeyim dedim. Başa ekledim bu sefer absürt oldu, açıklama koyma ihtiyacı hissetim parantezlerle. Başa koyduk bir de sona koyalım dedim, yazacak başka bir şey yoktu, saçmalamakla yetindim. Baktım notlarla iş iyice çığırından çıktı, bende bu notu ekleme kararı aldım.

Diğer Bir Not: Acaba kendi yazdığı yazıyı baltalayan, ders kaynasa da gitsek modunda olan başka biri daha varmıdır.

Bu not değil (görüldüğü gibi iki noktada koymadım). Ben bu yazıyı yazarken çok eğlendim. Eminim aklınıza sizinde çok eğlenmenizi dileyeceğim geliyordur. Yanlıyorsunuz. :)

İlginçlikler / Gariplikler

25 Tem 2007 Kategori: Hayata Dair

Hayat çok ilginç, ilginç olduğu kadar da garip, garip olduğu kadar da çekici, çekici olduğu kadar da ilginç. Bu döngü böyle devam edip gidiyor. Gariptir ki hiçbir zaman sistem kilitlenmiyor yada sistem kaynakları bitmiyor. Reset atmak veya sistemi kapatmak gerekmiyor.

Öyle anlar oluyor ki, yüzüne bakmaya utandığın, görünce kızarmaya başladığın kişilerle aynı odada yalnız oturman gerekiyor. Birde işin ilginç tarafı hiçbir şey olmamış gibi davranmak, hayatın normal seyrinde gittiği izlenimini vermek.

Beklide gerçekle yüz yüze gelmek insanları korkutuyor, beklide “gerçek”ten korkuyoruz yada bize gerçek hep korkulacak bir şeymiş gibi gösterildi. Yada bizim kültürümüz bize hep gerçekle yüzleşmenin acı vereceğini empoze edip durdu.

Düşünüyorum da gerçekle yüzleşmek belki ilk başta acı verir ama sonrasında insanın yüzünde hoş bir tebessüm bırakır. Beklide bırakmaz ne bileyim yanılıyor olabilirim de olmayabilirimde.

(Yazının tam burasında anket sonuçları açıklamak gerekir ama bu konuda yapılmış bir anket var mıdır bilmiyorum. Bilmekte umurumda değil, zaten yaşayarak öğreneceğim / öğrenemeyeceğim.)

Not: 19 Şubat 2005 tarihinde blogger üzerindeki bloğumda yazdığım bir yazı.

Dört kişilik asansöre altı erkek binerse ne olur?

17 Haz 2007 Kategori: Hayata Dair

Herşey şirketteki arkadaşlarla Alemşah Öztürk'ün sunumuna gitmeye karar vermekle başladı. Ben herkesten önce ofisten çıkıp asansörü çağırdım. Kapısını açarak ofisten çıkan diğer arkadaşlara gel gel gel yaparak hepsini bir güzel bindirdim. Herkes bindiken sonra şöyle bir asansörün içine baktım, beş kişi birde ben altı. Binmek ve binmemek arasında tereddütde kaldım çünkü binada ki diğer asansör bozuktu, arakadaşarın gel gel yapmalarına dayanamayıp asansöre binmiş oldum. Halimiz sabahları İETT otobüslerinde görmeye alıştığımız sahnelerden farksızdı.

Asansörün dış kapısı kapandıktan sonra, iç tarafında düğmeye basıldıktan sonra otomatik olarak kapanan bir kapı var. Bu kapı biz bindikten sonra kapanmadı ve asansör ötmeye başladı. Ben ineyim dedim "yaw dur" dediler iyi dedim ve son bir gayretle yanımdaki arkadaşı sıkıştırarak kapının kapanmasını sağladım. Bir iki kat indikki küüt diye bir ses duyduk ve asansör durdu. Hepimiz ne olduğunu anlamıştık aklımıza gelen başımıza gelmişti. Bir birlerimizin gözlerinin içine baktık hep beraber bastık kahkayı.

Durumun vahametini anlayıp havada asılı kaldığımızın farkına vardıktan sonra aramızda geçen konuşmalar şöyle (aklımda kaldığı kadar),

- e kaldık
- yardım çağıralım bari
- napcaz, şu düğmeye mi basmak lazım
düğmeye basılır az ama
- bas bas birazdaha bas
birzdaha basılır
- yaw telefon edelim bari ofistekilere
- dur ben edim ... çekmiyo anasını satim
- evet ya benimkide çekmiyo

O sırada ofisten bir arkadaş asansörün kapısına vurur. Ondan yardım istemesi söylenir. Bu arakdaş merdivenle inenlerden, asansörün içinde değil yani, nasıl olmuşta o da binmemiş asansöre anlayamadım.

- tüm apartmana rezil olduk
- evet ya bir de içeri birazdan daha sıcak olacak o zaman tişörtleri ve gömlekleri çıkartmış olacağız.
- allahtan fan çalışıryor
- fan yetersiz gelir merak etme
- abi tişörtleri nasıl çıkartcaz zaten zor bindik asansöre hareket etcek yer yok

Gene bi sessizlik oluşur ve kahkahalar kopar. Daha sonra asansörde kalmanın nedenleri ve niçinleri tartışılır (yok ben inim demiştimde gel dediniz, sanki olmuyomuydu birazınız daha sonra inseydi vs. gibi) herkesin yüzünde anlamsız bir tebessümle.

Daha sonra kapıcı geldi ve kapıyı açtı. İlk sorusu beş kişimi bindini oldu. Biz de hayır altı dedik :))

Normalde hanzolukta sınır tanımayarak asansörlere beş kişi biniyorduk.  Bizimkisi hanzoluk sınırını zorlayarak acaba altı kişi binsek ne olur sorusunun cevabını bulmaktı. Bu sorunun cevabını bulduğumuz için hepimiz ne kadar mutlu olduk anlatamam.

Not: Otomobillere yedi kişi biniyoruz, daha otomobilin içinde mahsur kaldığımız olmadı. Yardım düğmesi de yok, mahsur kalırsak ne yaparız bilmiyorum.

Broadway Macerası

7 Haz 2007 Kategori: Hayata Dair

Bugün arkadaşlarla geç saate kadar oturduktan sonra mecburen eve gitmem gerekti (mecburen çünkü orası ev). Böyle durumlarda beni devamlı megane'nı ile evime bırakan arkadaşım da gelmediği için iş başa düştü ve koyulduk yola. Eve gitmek için çift vesait (bu kelimeyi yeni yetmeler anlamaz, araç yada araba anlamına geliyor) değiştirmem gerekiyordu. Kartal Köprüsü ordan da ev.

Kartal Köprüsü'ne kadar herşey yolundaydı (şu anda da yolunda ama o lafın gelişi). Münübüsü her halde kaçırmış olmalıyım ki bir on dakika beklememe rağmen gelmedi. Ben durakta beklerken 88-89 model bir Brodway durağa yanaşıp durmuştu. Kendi kendime niye bekliyor diye düşünüyordum. Aradan biraz zaman geçtikten sonra araç biraz geri geri geldi ve şöför araçtan indi. "Sultanbeyli'ye giden var mı?" diye durakta benim gibi beklemekte olanlara seslendi (bana değil yani, iğrencim). (Bu tip işleri yapanlara korsan da deniliyor yanlış bilmiyorsam.) 

Münübüsün gelmemesine karşılık böyle bir aracın gelmesi bir şanstı ama nasıl güvenipte herhangi bir kişinin arabasına bineceksin gece yarısı. Aklıma web 2.0 konseptinde var olan karşındakine güven, ona yetkiyi kontrollü olarak ver prensibi geldi ve arabaya atladım (değil, tabiki atlamadım.) Bu tarz gittiği yere sizi de götürmek isteyen kişilerle daha önceden karşılaşmıştım ve o zamanki tecrübelerime dayanarak hiç birşey olmayacağını düşünüyordum (olmadı da bu yazıyı yazdığıma göre).

Bu gibi durumlarda muhatabını bir kaç soruyla sınarsın niyeti ciddi mi diye ("ciddi mi" komik kaçtı buraya). Nereye kadar gidiyorsun ve kaça götürüyorsun diye. Ben bu soruları sordum ve amca sınavdan başarıyla geçti. Gerçekten beni gideceğim yere götürmekte ciddiymiş ve bu konuda can atıyormuş (ormana gidiyorum seni de kıtır kıtır kesicem diyecek hali yoktu). Benimle birlikte bir kişi daha aracın arka koltuğuna bindi (ben ön koltuktaydım, "birlikte arka koltuğa bindik" derken onun da arabaya bindiğini ve arka koltuğa oturduğunu kasdettim. Evet burdan bakınca öyle anlaşılmıyor ben de farkettim.).

Yazının bundan sonraki kısmı Hastalardan Öğrendiklerim tadında olcak ve üstü ayrı altı ayrı değerlendirebilirsiniz. (aslında iki parça da ayrılmaz bir bütünün iki yarısı)

Bu gün eve giderken geç saat olduğu için Brodwayi ile kaçak yolcu taşıyan bir amcanın arabasına bindim. Genelde sessiz geçen yolculuk sırasında, bizim eski brodway'i yad ettim. Pencere kapalı olmasına rağmen arasından geçen rüzgar ve çıkardığı ses araca ilginç bir hava katıyordu. Amcanın servisçilik yaptığını öğrendim. Zaten şu anda da servisten geliyormuş. Arabalar sizin mi yoksa şöförmüsünüz diye sordum, üç arabası olduğunu söyledi. Bize dışarıdan servis işinin güzel göründüğünü ve iyi parası varmış gibi durduğunu söyledim ve gerçekten öylemi diye sordum. Servis araçlarını kredi ile almış 150 milyara, kendi kendine borcunu ödüyor bizi de geçindiriyor dedi. İstersen üç sene sonra araba satırlır ev alınabilirmiş yada üç sene daha çalıştırıp bir bu kadar daha para biriktirilebilirmiş. Arabadan inerken kendisine iyi akşamlar diledim, talı rüyalar görmesini içimden geçirdim.

Not: "brodway" kelimesini yanlış yazdığımı biliyorum aslı "bırodvey" olacaktı (bunu da yanlış yazdığımı biliyorum, ama kime göre).

Not2: 27 Mart 2007'de yazdığım bir yazı.

Hakkinda

Bu blog'un yazarı, basit mevzularla ilgili düşünmeyi seven, basit mevzulara kafa yoran biridir. Kendisi hayatin anlaminin basitlikte gizli oldugunu düsünür. Ciddi mevzularin hep basit mevzularin birlesiminden olustuguyla ilgili bir düsüncesi vardir. Kendisini taniyanlar ciddi mevzularla ugrastigine pek sahitlik etmemislerdir.

Sponsorlar


Merak Edilenler